,Yanımızda duruyordu. Daha sekiz dokuz yaşlarındaydı... Babası bizim gibi sarı lacivert sevdalı... Uzun simsiyah saçları ile bir ufak Fenerbahçeli... Gözlükleri iki numara mıydı? Yoksa üç numaramı ama öyle bir sarı lacivert bir tebessüm vardı ki gözlerinde... Hani en acımasız en vahşi insanı bile insafa getirir cinsinden...
Maç başlamadan önce bizim yaptığımız suya sabuna dokunmadık fütursuz tezahüratlara arada bir babasının dudakları oynasa da o hepimize ayıplar gözlerle derin kocaman gözlüklerin arkasından bakıyordu... Kim bilir belki babasıyla maça gelmek onun için ne kadar anlatılmaz bir mutluluktu ve kim bilir bizim gibi kocaman adamların onun yaşıtlarıyla oynadığı oyunlardaki gibi Fenerbahçe diye çıldırması ne anlam ifade ediyordu...Heyya heyya Fenerbahçe, Fenerbahçe!... diye bağıran babası yaşında bıyıklı ,kel, göbekli adamlar... Aslında bunların bazılarının spor yazarı, iş adamı, genel müdür, yönetici, müsteşar, gazeteci, doktor, mühendis, subay, kaymakam, savcı, hakim falan olduğunu da bilse kim bilir neler düşünürdü?
Sahaya çıkarken Fenerbahçe, o ise tribünde nay nay çekiyor zıp zıplıyordu. Yüzündeki o sarının ışığı ile birlikte lâciverdin asilliğindeki gülümse benim bir Fenerbahçeli olarak onun önünde ruhen eğilme sebebimdi. Maç başlamadan önce dağıtılan ateş böcekleri vardı elimizde... Ona gelmemişti. İstekli gözlerle bakıyor ama nedense babasından çekinceye mi yoksa istemeye utandığından mı söylemiyordu...
- Al bakalım ablam!... dedim arkadaşlardan aldığım maytabı uzattım... Babasına baktı. Sonra o kalın camlı gözlüklerin arkasından, sadece gözleriyle bir teşekkür savurdu. Babası ise teşekkür ederken duruşuyla ateş böceğini verdiğiniz için değil aslında kızımı mutlu ettiğiniz için teşekkür ederim diyordu.
Ne yazık ki ikinci yari yakacaksın dediğimiz halde o ben bir “Ateş Böceğiyim” diye bağırmak sabırsızlığıyla daha ilk golde maytabını yakıyordu. Biz kızar gibi yapıyor onun sevecenliğine kıyamayıp yine yanımızdakilerden bir maytap (ateş böceği) alıyor ve babasına veriyorduk ama bu sefer sıkıca tembihliyorduk ikinci yarı yakılacak aman ha...
Devre arasıydı ve biz bir iki cümle ile sohbet ediyorduk Aysun ablamla... İlkokul 5 ‘e gidiyordu. Ankaralıydılar. Bu maca gelmek için neredeyse bir ay boyunca babasının başına ekşimiş, sızlanmış, inat etmiş. Kendi deyimiyle “Hoydunk frikik atacak o da gol olacak onu görecekmiş”. Babası da kızının bu dayanılmaz ısrarı üstüne maça getirmiş ama ya olay çıkarsa bir şey olursa diye korka korka...
İkinci yarı bu sefer ateş böceğini zamanında yakıyordu. Golü yediğimizde ilkin ne olduğunun tam farkında olmasa da sonra kötü bir şey olduğunun farkına varıyor. Yine de yüzünden o çocuksu saf tertemiz Fenerbahçe sevgisi taşıyan sarı lacivert tebessüm ve sevinç eksik olmuyordu....
Şaka yollu takılıyordum “Yediğimiz golü hoydunk attırdı ne diyorsun?”. Doğrusu da oydu maçı berabere getiren golü Van Hooijdonk'un hatasından yiyorduk. O Biraz ukalâ ve çok bilmiş bir tavır takınarak,
- Ama daha o frikik atmadı ki...Demez mi?
Neyse beklenen an geliyor Van Hooijdonk frikik kullanıyordu. Ligi geçtim, belki de kariyerinde bugüne kadar en uzak mesafeden attığı ve jeneriklerden düşmeyen frikik golünü Ankaragücü' ne atıyordu. O vururken belki hepimiz gol olsun diye dua etmiştik ama hiçbirimiz o topun gol olacağına onun kadar inanmamıştık. Ne yalan söyleyeyim o aylardır bu gole bizden çok inanmış şartlanmış belki de kimbilir kaç gece rüyalarında görmüştü. Yüreği günlerce o gol için çarpmıştı. Okulda ki arkadaşlarına kim bilir kaç kere o golün nasıl olacağını anlatmıştı.
Kim bilir Aysun ablam ömrü boyunca Fenerbahçe’ yi bir daha ne zaman veya ömrü boyunca kaç kere seyredecek ama bildiğim bir tek şey varsa alt tarafı bir frikik golü işte diyeceğimde...
Değil ustam değil Aysun ablam, benim gibiler için değil...Gönül gözüyle görenlere o kadar basit değil, Fenerbahçe’ye hasret olanlara ömür boyu unutulmayacak bir frikik iste...
Hoşça kal gözümün nuru, yüreğimin gülü... “Sevemez kimse seni benim sevdiğim kadar”
Biz seni öyle sevdik ki, “sevmek”, “sevda”, “aşk” kelimeleri neyi içerdiklerini unuttular.

|