SAKURA

Ali KUTAY

Maksat Fener'e Gol Olmasın!...



Bağlantılarım


» Ana Sayfa
» Profilim
» Site Haritası

Diğer Bloglarım


» Fenerbahçe
» Ali KUTAY
» SAKURA
Mail Listemize Üye Olun
Mail List Fenerbahçe


100 ncü Yıl Marşı Kıraç






Yazılar


» Bir baba hindi
» Bir şarkısın sen
» Mediha
» Fenerbahçe Forması
» 1985 Kan Gölü -1-
» 1985 Kan Gölü -2-
» 1985 Kan Gölü -3-
» Yoğurtçu Parkı
» Başarı ve Zeka
» Bütün Yazılar


MP3 ler


» Fenerbahçe Marş ve Şarkıları(mp3)
» Fenerbahçe Tezahüratları(mp3)
» İnanın Çocuklar mp3




Video ve Klipler


» 2005-2006 Klipler
» Bir baba hindi
» Video ve Klipler
» 2005-2006 En Güzel Goller
» Hakem Hataları




Wallpaper


» Duvar Kağıtları (1)
» Duvar Kağıtları (2)



Fenerbahçeli Yurtsever Yazılar


» Yazmasam olmazdı
» Asla Unutmayacağız
» Cumhuriyeti Sevmek
» Davul
» Eskiden Fenerbahçe






      SAKURA






























 
 

Militat omnis amans. - Her aşık bir savaşçıdır. (Ovidius)

 

Bizim kuşağın çocukluktan delikanlılığa geçişi 70 li yıllarda başlar. Ve bizim kuşak sağ-sol çatışmalarındaki sokak kavgalarında büyümüştür. Bunun bir nedeni de o yıllarda örnek aldığımız, her hareketlerini taklit ettiğimiz 60 yıllarda büyüyen ağabeylerimiz ablalarımızdı. Bizim için önümüzde duran özenilecek kişiliklerdi onlar. Mağrur, gururlu ve isyankardılar. Miting, çatışma, kimlik kontrolü, arama, militan, kahvehane tarama, boykot, bildiri, afiş, işgal, kurtarılmış bölge, duvar yazıları, asker, anarşi, sıkıyönetim, tabanca, polis gibi kelimeler ise günlük hayatımızda kurulan cümlelerin içinde en çok geçen kelimelerdi.

O yıllar da Üsküdar’da Uncular caddesinin köşelerinde hava kararmaya yakın çıkan gençlerden oluşan siyasi gruplar olurdu. Sorarlardı yoldan geçenlere sağcı mısın? Solcu musun? Vereceğiniz cevap soruyu soran gençlerin görüşüyle doğru orantılı olmak zorundaydı. Eğer yanlış bir cevap verirseniz evinize sağ gidemeyebilirdiniz. Bir akşam okuldan eve dönerken konu bizimde başımıza geldi. Beli tabancalı ağabeylerimiz tarafından yolumuz kesildi ve bize de soruldu. Sağcı mısın? Solcu musun? Bizde döndük o zaman ki görüşümüz ve inancımızla cevap verdik…” Fenerbahçeliyim Ağabey!...”. Sonrası mı? “Sen bizimle dalga mı geçiyorsun lan” diye eşek sudan gelene kadar dayak yiyişimiz ve darmadağın bir halde okula 3 gün gidemeyişimiz. Rahmetli annem bu dayağı konu komşuya anlatırken şükrederdi. Ya yanlış bir cevap verseydim beni öldürselermiş diye… Demek ki anneme göre de o günlerde cevabım doğruymuş.

Sonra ise 80 li yıllar geldi. Hani tam anlamıyla delikanlılığımızın son zamanları… Gazeteler de yorumların “Toplum eskiden sağ sol kavgalarıyla çıkış noktası arıyordu artık bu toplumsal boşalma spora ve dolayısıyla tribünlere yansıdı. Artık üniversiteli gençler sağ sol kavgalarından çok tuttukları takımlarla kendilerini özdeşleştiriyorlar ve taraftarı oldukları takım için kavga ederek kendilerini ve içlerindeki karşı duruşu tatmin ediyorlar.” Diye yazıldığı zamanlar. Maç önceleri stadyum önlerinde sabahladığımız, içimize naylonları sardığımız. Teneke ateşleri başında cep kanyakları ellerimizde besteler yaptığımız. On yıl öncesinden kalan tüp yağ benzin kuyrukları alışkanlığıyla tek sırada karton kutuları döşek yapıp sızdığımız. Bayraklarımızı battaniye yapıp sarılıp koyun koyuna yattığımız. O günlerde ki maçlarda yaşananların sonradan tribünde efsane olduğu yıllar… Eskişehir deplasmanı dönüşümüzde babamın “Ben seni oku da adam ol diye gönderiyorum. Maçlarda kavga edip karakollara düşesin veya sakat kalasın diye değil. Ya ölseydin ne olacaktı ” diye sorduğu zaman “Kefenim sarıyla lacivert olurdu baba” diyebilecek kadar Fenerbahçe adıyla kendimizden geçtiğimiz yıllar.

Söylediğimiz tezahüratlar küfrün en suya sabuna dokunmamışlarını taşırken biz ise fanatizmin doruklarını yaşıyorduk. Özellikle yeni yaptığımız besteler okulda o hafta maça gelmeyenler tarafından öğrenilsin diye bir araya gelinir ve söylenirdi. Bu esnada kutsal ittifakçılar diğer takım taraftarı arkadaşlar bir araya gelir ve besteye cevap verirlerdi. Bir iki beste sonrası ise mutlaka kavga başlardı. Neredeyse her hafta başı bu olay yaşanırdı. Bizim gibilerin o zamanda kızlarla pek arası yoktu. Ne bileyim oturup da bir kıza şiir yazmak yerine “1907 de doğdu bu renkler, taparcasına sevdi bu kalpler” yazmak bizi daha bir mutlu ederdi.

Ve o yıllarda da eleştirilirdik. Fenerbahçe senin karnını mı doyuruyor? Fenerbahçe cebine üç beş kuruş koyuyor mu? Fenerbahçe seni senin onu düşündüğün kadar düşünüyor mu? diye ya da biraz mürekkep yalamışlar tarafından “Salaksınız oğlum siz… Bir iki iş adamı ismini tanıtacak, devletten ihale alacak, gazetelerde bedava boy boy reklam yapacak diye kendinizi kullandırıyorsunuz. O adam para kazanıyor siz zerre kadar umurunda değilsiniz. Sizlerde burada hala Fenerbahçe diyorsunuz.” Diye…

Bizimkisi farklı bir şeydi. Doğruluğu, yanlışlığı tartışılır bu tür eleştirilerin hiçbir önemi yoktu. Fenerbahçe ‘nin öylesine bizden olan, ismi geçtiği zaman içinize huzur veren, yüreğinizi heyecan bastıran, bedeninize ateş sardıran bir yanı vardı… Başkanı, yönetimi, hocası, futbolcusu kim olursa olsun Fenerbahçe bizimdi. Bizim üstümüzden para kazanılsa da ya da Fenerbahçe üstünden para kazanılsa da değişmez bir gerçek vardı. Fenerbahçe bizimdi, bizim gibilerindi. Böylesine bir sevgiydi bizimkisi ve Fenerbahçe öylesine toz kondurulamaz, kimsenin dokunamayacağı bir sevgiliydi

90 lı yıllarda ise değişen stadyum yapısı ile birlikte gelen başarısızlıklar, bir de gelişen iletişim tribün resmini değiştirmeye başladı. Artık eski kadar fanatizm yoktu ama ne yazık ki medyanın haber temalarında en küçük olaylarda bile bir holiganizm taraftar profili yaratıldı. Üstelik bir de buna büyük maçların rakip takım taraftara verilen bilet sayısı gibi kavramlar eklenince artık bizlerin yaşadığı o 80 li yıllardaki karşılıklı beste savaşları yerlerini hala 5-10 sene öncesinin aynı bestelerini söyleyen yığınlara bıraktı. 90 lı yıllar aslında taraftar değişiminin başladığı yıllardı.

Özellikle başarıya endeksli taraftar kesiminin öne çıktığı ve rakip takım taraftar kesimlerinde artışların yaşandığı yıllardı. Bir de buna 80 li yıllarda ki bizim kuşağın 30 lı yaşlara gelip evlenip çoluk çocuğa karışmaya başlaması eskisi kadar maçlara gitmemeye başlaması eklenmeye başlayınca bizlerin eskiden yaşadıkları doğrusu yanlışıyla, sevabı günahıyla tribün efsanelerine dönüşmeye başladı.

Bu değişime etki eden bir diğer faktörde maçların televizyonlardan naklen verilmeye başlanması oldu. Çünkü 80 li yılların başında ancak bir iki önemli maçı canlı ve naklen seyredebiliyordunuz. Oysa 80 li yılların sonlarında ilk önce açık olarak başlayan naklen yayın sonrasında şifreye dönüştü ama 90 lı yıllarda artık insanlar evinde rahatça kavga bağrış gürültü yaşamadan maçını seyreder oldu. Yine de içinizde açık kalan ve kapatılamayan bir şeyler kalıyordu. Tribünlerin havası, tezahüratlara eşlik edememek, asılan pankartları takip edememek ya da sahayı sadece kameraların gösterdiği ile seyretmek gibi… En çok özlenen ise maçtan sonra etrafınızdakilerle maçı yorumlayamamak eleştirememek veya gördüğünüz bir güzelliği anlatamamaktı.

2000 li yıllara geldiğimizde ise Internet ile tanışmaya başladık. İşte bu eksikliklerimizi taraftar sitelerinde gidermeye başladık. Maça gidenlerin çektiği görüntülerden yapılan bestelere ya da bir oyuncunun saçı hakkındaki yorumlara kadar her şey konuşulur oldu. Ve diğer yandan yeni kurulan dostluklara, arkadaşlıklara neden olmaya başladı. Tribündekiler yine bir arada olmaya başladı. Tabi bu arada seyirciden taraftarlığa geçiş süreci de hızlandı. Internet tribünlerdeki “Taraftar Devrimi” için bir araç oldu. Artık lisanslı ürün kullanıyor, kombine alıyor, sonuç ve skor ne olursa olsun takımımızı ıslıklamak yerine sürekli destek ve yanında oluyorduk. Özellikle bize göre seyirciden taraftara, fanatizmden romantizme geçiş sürecini yaşıyorduk. Kulüp binasını basmalar futbolcu dövmeler takımı ıslıklamlar hep geride kalmıştı. İsmini de koymuştuk bu sürecin “Taraftar Devrimi” diyorduk.

Biliyorum çok uzun oldu ve sıkıldınız ama benimde yıkılan hayallerimi ve bu devrim için verdiğim mücadeleyi emeği yerden kaldırmam lazım… Gelip de aldığı üç beş forma veya kombine biletle kendini Fenerbahçe’nin sahibi sanan ama bir müşteriden başka hiçbir şey olamayanların ayaklarının altında sevdamı ezdirmeyi yüreğim kaldırmıyor. Gözleriyle verdikleri ve o çok sevdikleri karşılığını istedikleri paralarıyla sahadaki sarı lacivert çubuklumu kirletmemeliler, Ulusoy’a bile yuh çekmesini bilemeyecek kadar hatta ona hak verecek kadar acz içinde olanların beyinlerindeki egolarının açlığını benim Fenerbahçem ile Takım Kaptanım ile tatmin edemezler.

Dün akşam tribünlerde Fenerbahçe Kaptanına yapılanları görünce aklıma Dany Cohn Bendit geldi işte “Biz Devrimi Çok Sevmiştik”. Öyle ya ilk defa mı ön elemede elenmiştik? İlk defa mı Şampiyonlar Ligine gidememiştik? Yoksa Fenerbahçe Kaptanı yüzünden mi elenmiştik? Futbol bir takım oyunu değil miydi? Futbolcular sahada mücadele etmemişler miydi. Neydi sorun yoksa biz gerçekten aslında Fenerbahçe’yi değil onun galibiyetini mi sevmiştik? Hani neredeydik biz? Neydi bizim görevimiz? Hepsi locaların lüksünde eridi gitti. Tribünlerimize Hoşgeldiniz Müşteriler...

Ha kızıyor musunuz? Kusura bakmayın ama dün akşam biz de size çok kızdık. Bizden yana hala Fenerbahçe için "Militat omnis amans. - Her aşık bir savaşçıdır. (Ovidius)” Siz tribünde olsanız da olmasanız da...

Eh artık biliyoruz ki dün siz de çektiniz çizginizi, belirlediniz safınızı…

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Tarih: 07:33, 25/8/2006
Yorum yaz


<- Geriye dönebilirsiniz | Bu sevda bitmez devam ediniz ->